Ceren Bozkurt

Kahve II

Kahvenin Avrupa’ya Geçişi

1510’da Kahire’de, 1511 yılında ise Mekke’de görülen kahve artık 1550’lerden itibaren İstanbul’a ulaşmıştır. Her ne kadar menşei doğuya ait olsa da zamanla hem doğunun hem de batının ortak kültürel mirası haline gelen kahvenin Avrupa’ya geçişi, XVII. yüzyılı bulmaktadır. Ortadoğu kültürünün bir parçası olan kahvehane ise, XVII. yüzyıl sonları ile birlikte Osmanlı Devletinin üzerinden Avrupa’ya geçiş yapmıştır. Ağıldere’nin Vaux’tan aktardığına göre Fransa’ya ilk kahve ve kahve takımının Osmanlı ile ticaret yapan tacir la Roque tarafından 1644’te İstanbul’dan getirilmiştir. Bunun yanında kahvenin ilk defa Venedik’te 1615, Paris’te 1643 ve Londra’da 1651’de görüldüğünü fakat ilk kahvehanenin ancak 1670 yılında Paris’te açıldığını bildirir.[1] Kahvenin Avrupa topraklarına girmesinde elbette ki tüccar ve seyyahların rolü göz ardı edilemeyecek kadar fazladır. Öyle ki, Fransız bir tüccar, eczacı ve seyyah olan Sylvestre Dufour 1683’te yazdığı Kahve, Çay ve Çikolata Üzerine Yeni ve İlginç Bir İnceleme adı eserinde kahvenin Fransa’ya girişinin Yakındoğu ile yapılan ticaret sayesinde olduğundan bahseder.[2]

Kahve, Çay ve Çikolata Üzerine Yeni ve İlginç Bir İnceleme-Sylvestre Dufour

Kahvenin Avrupa’da yayılması ile ilgili bir görüşte, 1669 yılına uzanır. IV. Mehmet tarafından Fransa’ya elçilik yapmak üzere gönderilen Süleyman Müteferrika, 1669 yılında çalışanları ile birlikte Paris’e varmış, XIV. Louis tarafından oldukça şaşaalı bir törenle karşılanmıştır. Görevi doğrultusunda Paris’e yerleşen Süleyman Ağa, yanında getirmiş olduğu şark eşyaları ile bezediği evinde Fransız aristokrasisi başta olmak üzere pek çok insanı misafir etmiş, konuklarına ikram ettiği Türk kahvesi, büyük bir ses getirmiştir. Süleyman Ağa sayesinde popüler olan kahve, böylece Avrupa’da yayılmaya başlamıştır.[3]

Süleyman Müteferrika

Kahvenin Batı’da ilk defa görüldüğü yer, Venedik’tir. Özellikle ticaret alanında yetkin olan Venedikliler, Kuzey Afrika, Mısır ve Akdeniz ticareti sayesinde tanıştıkları kahveyi, 1570’li yıllarda İtalya’ya getirmişlerdir. Başlarda lüks tüketim maddesi olarak kabul görmüş olan kahve, Venedik pazarlarına yayılması ile birlikte halk arasında da rağbet görmeye başlamıştır. 1645 yılında Venedik’te ilk kahvehane açılmış, Venedik’ten sonra ise İtalyan şehirlerinde yayılmaya başlamış, ardından Avrupa’nın diğer ülkelerine de geçmiştir.[4]

1683 yılında gerçekleşen Viyana Kuşatmasında başarısız olan Osmanlılar, geride pek çok ganimetle birlikte, kahve çekirdeklerini de bırakmışlardır. Viyanalıların ne olduğunu anlayamadığı kahveyi, Osmanlı ve Viyana hattında tercümanlık yapan Kolschitzky, yabancı olmadığı bu ürünü değerlendirmiş, arda kalan 500 çuval kahve ile birlikte Viyana’daki ilk kahvehaneyi açmıştır.[5]

Viyana’da ilk kahve evi

XVII. yüzyılın sonlarına doğru kahve içme kültürü büyük Avrupa kentlerinde iyiden iyiye yerleşmiştir. Öyle ki,  1807’de Fransız kimyager ve eczacı Alexis Cadet de Vaux kahvenin önemini şu sözlerle vurgulamıştır:  “Üzüm, elma ve armut şarabı ile biranın yerini fermente ürünlerden elde edilen çeşitli alkol bazlı içecekler alabilirken, kahvenin yerini hiçbir şey tutamaz. Bir moda çılgınlığı neticesinde kahve aramıza katıldı: Bir Türk kahve içiyordu, hiç şüphesiz bizim de içmemiz gerekti; bir zevk nesnesi hâline gelen kahve, zamanla toplumun en alt sınıfların kadar yayılarak bir ihtiyaç hatta zaruret oldu.”[6]

Kahvenin Avrupa’ya girişi ile birlikte kilise, ilk zamanlarda bu içeceğe “Müslümanların içeceği” olduğu için mesafeli yaklaşmış, bu sebeple tüketimi başlarda kolay olmamıştır. Ancak Papa VIII. Clement’in kahvenin tüketiminde bir sakınca bulmamasını ilan etmesiyle birlikte bu problem ortadan kalkmıştır.[7]

Teşekkürler Papa VIII. Clement

Batılı Seyyahların Gözünden Kahve ve Kahve Kültürü

Ortadoğu’yu ziyaret eden seyyahlar, kahvenin ve kahve kültürünün yayılmasında oldukça etkili olmuşlardır. Bu kültüre yabancı olan ve ziyaretleri sayesinde Ortadoğu’nun yiyecek ve içecek kültürünü deneyimleme fırsatı bulmuş seyyahların kayıtları, bu konu özelinde çok önemlidir. Baharat gibi kahve de, bir süre sonra Avrupalıların en çok arzu edilen tüketim maddesi haline gelmiştir. XVI. ve XVII. yüzyılda yazılan seyahatnamelerde kahve ile ilgili olarak çok az ve çoğunlukla kötü yorumlar bulunmuştur. Kahvenin yaygınlaşması ile birlikte bu yorumlar bariz bir şekilde iyileşmeye başlamıştır.

XVI. yüzyılda Yakındoğu ve Ortadoğu’yu gezmiş olan hekim Leonhard Rauwolf, Avrupa’da şarap ve biranın popülerliğinin Ortadoğu’daki izdüşümü olarak kahveyi örnek göstermiştir. Schivelbush’un Rauwolf’un Reise in die Morgenlander (Şark Diyarlarına Seyahat) adlı eserinden aktardığına göre, kahve ve kahve kültürü şöyle açıklanmıştır: “Bir de pek sevdikleri hoş bir içecekleri var. Adına ‘ghaube’ dedikleri bu içecek neredeyse mürekkep kadar koyu ve hazmı kolaylaştırıyor. Bunu sabahın erken saatlerinde, hem de umumi yerlerde, herkesin gözü önünde, toprak ve porselen kâselerden hiç tiksinmeden içiyorlar. Herkes sırayla küçük bir yudum aldıktan sonra kâseyi yanındakine uzatıyor, zira daire biçiminde, yan yana oturuyorlar. Suyun içine, yerli halkın ‘bunnu’ dediği, ebadı ve rengi dışında defneye benzeyen bir meyve katıyorlar. Pek yaygın olan bu içeceği ya da meyveleri satanlara çarşıda sık sık rastlanıyor.”[8]

Reise in die Morgenlander

XVI. yüzyılda üç sene Mısır’da yaşamış olan Venedikli hekim ve botanikçi Prosper Alpini, Osmanlı topraklarında seyahat etmiş, 1592 yılında Mısır’ın Bitkileri adında bir kitap yazmıştır. Bu kitabında Alpini, kahve hakkında Araplar ve Mısırlıların bun adındaki ağacın meyvelerini kaynatıp içtiğini, buna da kahve dendiğinden bahsetmiştir. Bu içeceğin mideyi kuvvetlendirip hazmı kolaylaştırdığını da söylemiştir.[9]

Prosper Alpini’nin kitabı

1683’te Venedikli cerrah ve anatomist Joan Vesling, Türklerin kahveyi aç karnına içmeyip mutlaka kahve öncesi bir şeyler atıştırdıklarından, Doğu’da ise esnaf ve zanaatkârların kahvelerini kahke olarak adlandırılan ince tatlı bisküviler ile tükettiğinden bahsetmiştir.[10]

Pierre Dan, 1637’de Mağrib korsanlık tarihi ve adetleri üzerine Histoire de Barbarie et de Ses Corsaires’i yazmıştır. Pierre Dan, Cezayir’deki kahve kültürü hakkında ilk defa bilgi veren Batılı seyyahtır. Kahve ile ilk defa Cezayir’de tanışmış olan Dan, kahveyi çok sağlıklı ve bir o kadar da zayıflatan, ruhu neşelendirip, sindirime iyi gelen bir içecek olarak tanımlamıştır.[11]

Histoire de Barbarie et de Ses Corsaires

Kahve, XVII. yüzyıla kadar seyahatnamelerin egzotik içkisi olarak tanımlanmıştır. XVII. yüzyıl ile birlikte çay çikolata ve tütün gibi, kahve de popüler olmaya başlamış, Avrupa günlük hayatının içinde kendisine hatırı sayılır bir yer edinmiştir. Öyle ki, James Howell, 1660’da “eskiden zanaatkârlar ve tüccar kalfaları sabahları bira ve şarap içerdi; bu yüzden kafaları bulanır, doğru dürüst çalışamazlardı, fakat artık insanı dinç tutan bu içeceğe alıştılar.”[12] demiştir.

Avrupalılara yazılı olarak kahveyi ve kahve kültürünü en çok bilgiyi veren, 1655 yılına İstanbul’u ziyaret etmiş olan Fransız Seyyah Jean Thévenot’tur. 1727 yılında yayımlanan Thévenot Seyahatnamesi’nde kahveyi, detaylı bir şekilde anlatmıştır. Thévenot, kahve çekirdeklerinin kavrulup, ince toz haline getirildikten sonra cezvede pişirildiğinden ve bu içeceğin Türkler tarafından günün her saatinde sıklıkla içildiğinden bahsetmiştir. Tadının eksiksiz alınabilmesi için sıcak ve yudum yudum içildiğinden ve bu içeceğin mideyi rahatlatıcı ve uykuyu kaçırıcı özelliklerinin olduğunu da belirtmiştir.[13] Yine kahve hakkında şunları da eklemiştir: “Türkler ise onun her türlü hastalığa iyi geldiğini söyler ve işin aslı, kesinlikle en az çaya atfedilen kadar meziyete sahiptir; tadına gelince, en çok iki kere içtikten sonra alışırsınız ve artık tatsız gelmez; kimileri içine karanfil ve birkaç kakule atar, kimileri biraz şeker koyar, ama tadını güzelleştiren bu karıştırma işlemi yararını azalttığı gibi onu daha sağlıksız bir içecek haline getirir. Türklerin yaşadığı ülkelerde bol miktarda kahve içilir; ister fakir ister zengin olsun, günde iki veya üç fincan kahve içmeyen yoktur ve bu, kocanın karısına temin etmek zorunda olduğu temel ihtiyaç maddelerinden biridir.[14]

Şarka gelen ya huyundan ya suyundan, karşınızda Jean de Thévenot

Kahvenin yarattığı bir mekân olan kahvehaneler, Osmanlı kent coğrafyasının bel kemiğini oluşturmuştur. Bir içecek maddesinin oluşturduğu mekân anlayışı, Avrupalılar tarafından en az kahvenin kendisi kadar oldukça tuhaf karşılanmıştır. XVII. yüzyılda George Sandys, şaşkınlığını şu cümlelerle aktarmıştır: “Orada oturuyorlar, bütün gün konuşuyorlar; ellerinde de Kahve (Coffa) denilen bir yudum içecek!”[15] XVIII. yüzyılın sonuna doğru ise Halep’e gitmiş olan Britanyalı gezgin Alexander Russell kahvehaneler hakkında: “Şehri gezen bir yabancının dikkatini karşılaştığı şeyler arasında en çok kahvehaneler çekiyor doğal olarak. Kahvehaneler şehrin her mahallesinde bulunuyor ve bazıları geniş ve güzel.”[16] demiştir. Başlarda seyyahların dikkatini çeken ve seyahatnamelerine konu olan nokta kahvenin kendisi ve tüketimi iken, bu zaman içinde kahvenin kendisinden çok kahvenin oluşturduğu kültüre doğru evrilmiştir. Ardından bu kamusal alan, Avrupa’da da yaygınlaşmaya başlamış, Avrupa kültürü bu kamusal alanı özümsemiştir.

Pre-Starbucks: Osmanlı Kahvehaneleri

1854’te Cezayir’in Ramazan geleneklerini inceleyen Alfred-Marie Chevillote, iftardan sonra içilmesi mutlak alışkanlık haline gelmiş olan kahve hakkında “Tanrı dostlarının içeceği, en ufak bir kaygının bile karşı koyamadığı şarap, misk kokulu ve mürekkep renkli sağlık kaynağı”[17] demiştir.

Erken modern çağın yeni sıcak içeceklerinden olan kahve, egzotik olarak adlandırılıp girdiği Avrupa kültüründe, başlarda şifahi amaçlarla kullanılmıştır. Alkolün tam aksine, insanın bilincini daha çok açan bu şifalı içecek, çiçek ve kızamık gibi hastalıkların tedavisinde kullanılmaya başlanmıştır.[18] XVII. yüzyıl ortalarından itibaren bu egzotik içecek git gide yaygınlaşmaya başladığı Avrupa’da, aristokrasi ve zengin burjuvazisinin lüks tüketim maddesiyken, zaman içerisinde herkesin beslenme alışkanlıklarının rutinlerinden biri haline dönüşmüştür.

Nihayetinde, Doğu menşeili bir ürünken, gerek ticaret yolları, gerek elçiler, gerekse seyyahlar tarafından dünyanın dört bir yanına yayılma imkânı bulan kahve, kendine özgü bir kültür oluşturmuş, henüz neredeyse birkaç asırdır hayatımızda olmasına rağmen beslenme kültürümüzde temelden bir değişiklik yaratmıştır. Yeni bir gelenek yaratmasının yanında kahve bu bağlamda kültür tarihinin içinde yerel bir mesele iken, yaygınlaşması ile birlikte evrensel bir mesele haline gelmiştir. Ortadoğu’yu ziyaret eden seyyahların, kahvenin bu evrenselliğe dönüşme sürecinde etkileri oldukça fazladır.

Toplumların değişimine adapte olması konusunda muhafazakâr davrandığı ve gelenekselci yaklaştığı meselelerden biri yeme-içme kültürüdür. Yeninin kabulü ve var olan beslenme alışkanlıklarının değişmesi, geniş zaman aralıklarında meydana gelmiştir. Görece Avrupa beslenme kültürünün içine geç giren kahve, bu açıdan istisnai bir durum sergiler. Batılı seyyahların gözünden kahve ve kahve kültürüne bakış ise, başlarda ne denli ön yargılı yaklaşılırsa yaklaşılsın, birkaç yüzyıl içinde Avrupa yemek kültürü tarafından çok çabuk bir biçimde benimsendiğinin görülmesi açısından oldukça mühimdir.


[1] AĞILDERE, S. T. (2019) “Batılı Seyyahların Gözünden İstanbul ve Cezayir’de Kahve ve Kahvehane Kültürü ( 17. yy- 19. yy)” Millî Folklor Dergisi, c.16 s.122 s.15

[2] Ağıldere, s.17

[3] TOROS, T. (1968) “XVII. Asırda Kahveyi Fransa’ya Tanıtan Türk Elçisi” Hayat Tarih Mecmuası, s.25-28.

[4] TAŞTAN, Y. K. (2009) “Sufi Şarabından Kapitalist Metaya Kahvenin Öyküsü”, Gazi Akademik Bakış Dergisi, c.2 s.4 s.73

[5] ŞAHBAZ, S. ( 2007) Geçmişten Günümüze Kahvehaneler, Kahvehanelerin Sosyal Yaşamdaki Yeri ve Önemi: Aydın Merkez Örneği, Yüksek Lisans Tezi, Adnan Menderes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü: Aydın. s.11

[6] Ağıldere, s.16

[7] TEZ, Z. (2012) Lezzetin Tarihi: Geçmişten Bugüne Yiyecek, İçecek ve Keyif Vericiler, Hayykitap: İstanbul. s.229-230

[8] SCHIELBUSCH W. (2000) Keyif Verici Maddelerin Tarihi: Cennet, Tat ve Mantık, (çev. Zehra Aksu Yılmazer), Dost Kitabevi: Ankara. s.23

[9] Ağıldere, s.17

[10] Ağıldere, s.17

[11] Ağıldere, s.18

[12] Schivelbusch, s.23

[13] THÊVENOT, J. (2014) Thêvenot Seyahatnamesi, (çev.Ali Berktay), Kitap Yayınevi: İstanbul. s.69

[14] Thévenot, s.70

[15] YAŞAR, A. (2018) Osmanlı Kahvehaneleri; Mekân, Sosyalleşme, İktidar, Kitap Yayınevi: İstanbul. s.58

[16] MIKHAIL, A. (2014) “Gönül Arzu Eder ki: Toplumsal Cinsiyet, Kentsel Mekân ve Osmanlı Kahvehaneleri”, Osmanlı Laleleri, Osmanlı Kahvehaneleri: On Sekizinci Yüzyılda Hayat Tarzı ve Boş Vakit Eğlenceleri, (der.Dana Sajdi) (çev.Aylin Onacak), Koç Üniversitesi Yayınları: İstanbul. s.183

[17] Ağıldere, s.19

[18] COWAN, B. (2008), “Yeni Dünyalar, Yeni Tatlar”, Yemek: Damak Tadının Tarihi, .(haz.Paul Freedman) (çev. Nurettin Elhüseyni), Oğlak Yayıncılık: İstanbul. s.214-218

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir