İçeriğe geç

Hepsine Hükmedecek Tek Hububat: Buğday

Bu yazı Apéro’nun 14 Temmuz’da yayımlanan “Eziyetli Yumurta” sayısı için kaleme alınmıştır.

İnsanlık tarihinden bahsederken “buğdaysız, pirinçsiz yahut mısırsız bir tarih anlatısı, eksik kalır” diyebiliriz. Konu özellikle Anadolu coğrafyasıysa şayet, bütün sahne ışıkları tek bir hububatın üzerinde yanıp sönüyor: triticum yani buğday. Ana vatanı sayılan Güneydoğu Anadolu’yu da kapsayan Verimli Hilâl’de, buğday tarımı neredeyse 10 bin yıldır sürdürülüyor.

Yabani otlar kategorisinde ilk olarak yetiştirilen arpa, ardından da buğday geliyor. İçinde hâlâ günümüz dünyasında da tükettiğimiz antik buğdaylar olmak üzere dünya üzerinde yaklaşık 30 bin çeşit buğdayın olduğu biliniyor; bu açıdan da Türkiye, olağanüstü bir buğday biyoçeşitliliğe ev sahipliği yapıyor. Üzerinde binlerce medeniyeti ağırlamış Anadolu topraklarındaysa 23 yabani buğday türü ve 400’den fazla ıslah edilmiş buğday çeşidi var.

Bir devrim olarak tarım

Tarım, 21. yüzyıl insanı için “doğal olana dönüş” olarak ele alınıyor. Anatomik olarak modern atalarımız için — belki de — akıllarının alamayacağı bir teknik. Bir buluş ve temeli 11 bin yıl önce atılmış bir devrim olarak tarım, doğal olanın ehlileştirilmesiyle başladı ve uygarlığın özünü oluşturuyor. İşin en ilginç taraflarından biri, tarımın farklı zaman dilimleri ve farklı coğrafyalarda birbirinden oldukça bağımsız bir şekilde ortaya çıkıp gelişmiş olması. 

Medeniyete doğru: Avcı-toplayıcı atalarımız, tarıma geçişle birlikte daha düzenli ve sistematik bir hayata adapte olmaya başlıyor. Bu, sürülerin peşinde karın tokluğu için harcanan onlarca saati çok daha verimli hale getiriyor; böylelikle insan, zaman içinde zanaat, teknoloji, sanat ve mimari gibi ihtiyacın zekâ ve düşünme yetisiyle harmanlandığı işlere bolca odaklanabiliyor! Tarım, yerleşik hayata kapı aralıyor; bu, nüfusun artmasına sebebiyet veriyor; nüfusun artması da sosyal hayatın gelişmesine yol açıyor. Böylece şehirler oluşuyor ve hepsi, insanlığın medeniyetini oluşturuyor.

Başta sağdığımız üç hububatın içinde bu yazının yıldızı olarak öne çıkan buğday, ekstra bir gayrete gerek kalmadan yetişmesi ve bir verilip tek başaktan bin alınmasıyla neredeyse tüm medeniyetlerce benimsenmesini sağlıyor. Avcı-toplayıcı atalarımızın çok çabayla az yemeğe ulaşmasının ardından, buğday gibi besin değeri yüksek bir hububata sahip olmak, onu zaman içinde vazgeçilmez kılıyor.

Temsiller: Antik Çağ’da buğday ve ekmek ikilisi, şaşırılmayacak şekilde, medeniyetin de sembolü hâline geliyor ve buğday, özellikle mitlerde, her zaman kendine varlık alanı oluşturuyor. Buğday başakları, isimler coğrafyaya göre farklılık gösterse de Eski Yunan’da Demeter, Mezopotamya’da İnanna, Roma’da Ceres, Sümer’de Ezina, Mısır’da Neper olarak her dönem bolluk ve bereketi simgeliyor.

5300 yıl önce yaşamış Buz Adam Ötzi’nin yediği son yemeğin içinde de eincorn yani siyez olduğu biliniyor. Ezcümle, var olsun glüten!


Kaynaklar

Tom Standage, İnsanlığın Yeme Tarihi, Çev. Gencer Çakır, Maya Kitap, İstanbul, 2018.

Linda Civitello, Mutfak&Kültür İnsanın Beslenme Tarihi, Çev. Z. Nilüfer Nahya ve Saim Örnek, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara, 2019.

https://www.wwf.org.tr/?6640/anadolununbugdaymirasi

http://arkeopolis.com/bugdayin-uygarliklardaki-yeri/ 

https://www.nationalgeographic.com/science/article/news-otzi-iceman-food-DNA-diet-meat-fat

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.